7 Ağustos 2008 Perşembe

HORMONSUZ

Bundan 30-35 sene önce çekilen bu fotoğraf Sinop tersane mevkiinde bir dükkana ait. Bu ticarethane ilk bakışta basit bir manav dükkanını andırıyor fakat ürünleri sadece meyve ve sebzeden ibaret değil. Balık oltası, mısır unu, ayakkabı boyası, tereyağı ,çorap, gömlek, tencere, tava, lüks, zeytin, kara dut, ceviz, sigara, radyo, tıraş bıçağı gibi zamanın şartlarında insanoğlunun günlük hayatını idame ettirebilmek için ihtiyacı olan metalar satan, şimdiki adıyla devrin şirin küçük bir marketi. Burası ne migros, ne piere cardin, ne de teknosa alışveriş merkezi. Ürünlerinde ne bar-kod, ne de kasasında çamur suratlı kasiyer bir kız var. Çok değil sadece 30-35 sene öncesinden bahsediyorum. İnsanların az da olsa yataklarından mutlu kalktıkları, selam vermenin, sohbet etmenin eziyet değil de zevk olduğu, renkli günlerden arta bir resim bu iştahımı kabartan. Babalarımızın, dedelerimizin elleriyle seçtikleri domatesler yatıyor kasalarda. Karpuz gerçekten karpuz gibi kokuyor olmalı. Gerçek bir hazine, gerçek bir tablo var karşımızda. Fotoğrafa baktıkça kendimi sarışın, soluk şortlu, küçük bir çocuk gibi hayal ediyorum bu dükkanda, babamın elini tutarken. İşlemeli bakraca yeni kurulmuş taze yoğurdun örtüsünü kaldırıyor dükkanın terli, yuvarlak yüzlü sahibi. Zemine döşenmiş ziftli tahtaların üzerinde dolanırken yankılanan tok ayak sesleri kulaklarımda. Sıkıştırılarak raflara dizilmiş turşu kavanozlarına takılıyor gözlerim. Radyoda cızırtılı bir türkü var; ‘kız saçların ne kara ondan olur makara bizim evde gelin yok sen olursun inşallah yalellim yallah...’. Ağzımdan su damlıyor, sarhoş gibiyim, heyecan boğuyor yüzümü. Fotoğraf mutlu çığlıklar, garip özlemler salıyor zihnime. Zamana bağırmaktan geçmişi özlemekten ziyade bir devir bir jenerasyondan sonra asla ve asla gerçekleşmeyecek, uyanıkken bile gözlerimin perdelerinde asılı kalacak hüzünlü bir rüyaya çalıyor bu fotoğraf. İşin kolayına kaçıp aslında bütün boku zamanın üzerine de atabilirim fakat zamanın tek misyonu yoldaşlık ettiği insanlığa ayak uydurmak. Zaman asla değişmiyor değişen şeyler bu karpuzlar, bu domatesler bu fotoğraf kareleri ve bizler.

Bu kare 1960’lı yıllarda Sinop’ta Nato arayüzü ile kurulan Amerikan üstünde çalışan bir Amerikalı tarafından çekilmiş. Fotoğrafı çeken insan o dönemde bile böyle bir görüntüye o kadar uzak ki basmış deklanşöre hemen. Eline sağlık iyi de yapmış. Zira kendisi büyük ihtimalle hamburgerlerle, kalıp kalıp çikolatalarla büyümüş olmalı tıpkı şu an çocuklarımızın büyüdüğü gibi. Evet çocuklarımızın büyüdüğü gibi. Kültürünü pijamalı çekirdek gibi çıtlayan, fotokopicilik yapan, hep yayan, hep tüketen, hep önüne dayatılanla yetinen uyuşuk toplumumuz nihayet buna da alıştı artık. Kadınlarımız patates püresi götleriyle beyinsizlerin televizyon şovlarına hipnotize olmuş, erkeklerimiz ise hala bir ata sporu gibi alıştıkları kahve, dernek köşelerinde renkli okeyle, iskambille uğraşırken, çocuklarımız ise yaz sıcağında bile ellerinde hamburger, köfte ekmek, kola eşliğinde internet kafelerde börtü böcek oyunlarına beyinlerini yedikleri o hamburgerlere katık etmekteler. Bu yaşam tarzı pembe renkli adi sakızlar gibi yapıştı oramıza buramıza, her yerimize, hayatımıza. O az önce hayalini kurduğum fotoğrafın anlamını dahi bilemeyecek gelecek nesil. O hayalden bile yoksun olacaklar. Fakat Sinop gibi kirlenmemiş çoğu şehirlerin çocukları, gençleri hala çok şanslı. Hala yeşilin maviyle seviştiği bir şehir burası. Hala denizi suskun kızlar gibi bakire. Hala kıyı köşe sokaklarında gazoz kapağı oynayıp komşularının bahçelerindeki muşmula ağaçlarını istila edebilir ve üstüne dayak yiyip, yedikleri dayakları 20 sene sonra anlatıp gülebilir bu çocuklar. Kollarını kaşıyıp o bakire denizin tuzunu yalayabilirler hala. Hala kumsallarda top oynayabilirler.

Birileri buna engel olmak istemezse eğer..

Dikkat! Bu fotoğrafın canlandığı şehre, güzelliğiyle coğrafyalar ağlatan bu kente bazıları nükleer santral inşaa etme çabasındalar!!!

Rüzgarı susmayan bu topraklara rüzgar santralleri yerine posa atık sıçan nükleer santral kurmak istiyorlar. İnsan hayatına zerre değer vermeyip hala fotokopicilik yapıp hala canlar yakmak istiyorlar. Kuzenim 18 yaşındayken lösemi ilettinden öldü. Canciğer arkadaşıma 20 yaşında kanser yapıştı sonrada topraklar. Tanıdığım herkesin sülalesinde en az 5 hayatı kanser aldı. Her ne kadar bilim adamları kabul edip bilir kişiler göz ardı etse de bu acıların en büyük sorumlusu Çernobil faciasıdır. Bütün Karadeniz kanserle yattı kanserle kalktı senelerce. İşte gidiyorum dedi Kazım Koyuncu ve gitti... Kadere bağlayacak ölülerimiz yok denecek kadar azdı. Çernobil sonrası Karadeniz’in tonlarca fındığı ihraç edilemediği için ilkokul çocuklarına dağıtıldı her gün. Merakla beklerdik derslerde hizmetlinin elinde fındık kolisiyle sınıfa girmesini. Acı bilmezdik zira zihinlerimiz henüz yeşeriyordu. Elde kalan çaylar su fiyatına satıldı.Ünlü politikacılarımız televizyonlarda çayşovlar yaptı. Ben içiyorum siz de için denildi. Analarımız babalarımız içti o çayları, bizler o zehirli fındıkları yerken.

Haykırışım derinden, politik değil. Karşı olmak için karşı olmak değil duruşum. İnsanlarımızın yürekleri kara kiremitli ağıt evlerine döndü. Her seferinde denize ağladık. Delirdik, acılar ısırdık şehrimizin rüzgarları tokatladı ayılttı. Bu memleketle yoğurduk kederimizi. İşte o kavunlar, o dolmalık biberler, o fasulyeler şehrimizde filiz verdi hayat henüz hormonsuzken. Çernobil’den sonra asla öyle karpuz, öyle patlıcan yetişmedi. Bu fotoğraf belki bazılarına sıradan gelebilir ama bana çok şeyler söylüyor. Şu an hayat ve şehrim o zamanlardaki eski türk filmleri gibi kese kağıdı renkli değil lakin hala yaşanılası hala eşsiz...

Az önce söylediğim gibi gelin siz de kulak verin siz de duyarlı olun. Ölümün Sinop’u, Ordu’su, Erzurum’u, Hatay’ı, Batman’ı, körfezi, sahili, dağı, bucağı, böyle cennet şehirleri gibi kucağı yok. Eğer bu hatadan dönülmezse insanlar, tüyleri dökülmüş fareler gibi titreyerek, korkarak gezecek sokaklarda. Şimdilerde mangalcılardan, turistlerden ağaç gölgesi bulunmayan yeşillikleri kıyamete kadar yalnız kalacak. Denizine ayak sokamayacak kimse. Mikro iklim bölgesine dahil olan bu şehirde nadir bulunan bitki çeşitlerini, dünyada ender rastlanan fiyord güzelliğindeki kara uzantılarını, jeolojik yapısını, tarihi ve kültürel zenginliklerini, insanlarını, denizini, rüzgarını, kokusunu, ruhunu, taşını toprağını düşünecek olursak koruma altına alınacak bir diyar Sinop.

İşin bilimsel kısmını açıklamaya sayfalar yetmez. Bu iş ne baz istasyonlarına ne de atık öğütme tesislerine benziyor. Gerçekleştiği takdirde çok geçmeden bütün Karadeniz’in bütün Türkiye’nin tekrar yaslara boğulması içten bile değil. Nükleer santrale sahip diğer ülkeler bu zehir istasyonlarına bir bir kilit vurmaktalar. Avrupa’da faaliyette olan nükleer santral sayısı bir elin parmakları kadar az ve daha da azalacak. Bizim idarecilerimiz yine tersten takip ediyorlar yine kambur bir eşiğe basıyorlar.

Enerji istiyorlar. Elektrik diyorlar. Fakat bazı şeyleri göz ardı ediyorlar. Sesimizi hesaplamıyorlar. İnadımızı tahmin edemiyorlar. Elektrik verip hayatımızı karartmak istiyorlar. Romen Diyojen’in küçücük feneri yeter yolumuzu aydınlatmaya. Sadece gölge etmesinler.

Biz ciğerlerimiz kanayana, boğazlarımız yırtılana kadar bağıracağız ''Nükleere inat yaşasın hayat'' diye. Biz şehirlerimizde zehir makineleri istemiyoruz. Varsa enerjiye ihtiyacımız gündoğusu rüzgarının alnındaki arazilerimiz feda olsun. Yeter ki tekrar oturmasın acılar içimize, ellerimiz titreyerek, korkarak getirmesin lokmaları ağzımıza, bozulmasın bekareti denizlerimizin.Temiz yaşayıp temiz ölelim tıpkı fotoğraftaki gibi saf ve hormonsuz.



Tahir UÇUK